İnsan ve Davranışına Dair Bir Değerlendirme
Meslek hayatında edinilen deneyimler, üniversite sıralarında öğrenilen teorik çerçevelerle çoğu zaman örtüşmez. Bunun temel nedeni, insan davranışının soyut modellerle açıklanamayacak kadar çok katmanlı, bağlamsal ve tarihsel olmasıdır.
Akademik bilgi, insanı çoğu zaman idealize edilmiş formlar üzerinden ele alırken; saha, insanın çelişkileriyle, eksikleriyle ve karanlık yönleriyle yüzleşmeyi zorunlu kılar. 16 yıllık mesleki deneyimim boyunca bireyler ve gruplar üzerinde yaptığım informel gözlemler, bu kopuşun yalnızca yöntemsel değil, ontolojik bir farktan kaynaklandığını göstermiştir.
Üniversitede insan ve davranışının temelleri öğretilirken, bu bilgi farklı kültürel ve biçimsel kalıplar içinde sunulur. Ancak bu anlatılar çoğu zaman steril ve düzenlidir. Gerçek hayat ise düzensiz, kırılgan ve tahmin edilemezdir. İnsan davranışı, yalnızca öğrenilmiş kalıpların değil; doğuştan gelen donanımların, yaşanmışlıkların ve içinde bulunulan sosyolojik ve ekonomik sistemin ortak ürünüdür. Teori, bu bileşenleri sınıflandırır; saha ise onları iç içe geçmiş halde sunar.
Gözlemlerim, insanın bazı beceri ve eğilimlerle doğduğunu; ancak bunların tek başına belirleyici olmadığını göstermektedir. Bu donanımlar, hayat olaylarıyla ve karşılaşılan bağlamlarla birleşerek anlam kazanır. Aynı potansiyel, farklı koşullarda ya üretken bir güce ya da yıkıcı bir eğilime dönüşebilir. Dolayısıyla insan, ne tamamen yazgısının ne de bütünüyle çevresinin ürünüdür; ikisinin gerilim hattında şekillenir.
Modern kapitalist düzen, bu gerilim hattını daha da keskinleştirir. İnsan, her gün yeniden üretilen eksiklik duygusuyla karşı karşıya kalır. Sahip olma, başarma ve görünür olma baskısı; bireyi kendi boşluklarını başkaları üzerinden telafi etmeye iter. Bu süreçte ortaya çıkan sekonder kazanımlar, davranışın asıl yönlendiricisi hâline gelir. Yardım etme, üretme ya da ilişki kurma gibi görünen pek çok eylem, derinlerde eksikliği telafi etme çabasının bir uzantısıdır.
Bu noktada vicdanın işlevi belirleyici hâle gelir. Ancak vicdan, her koşulda devreye giren bir mekanizma değildir; ancak belirli bağlamlar oluştuğunda etkili olabilir. Cemil Meriç’in ifadesiyle, “her insiyak kördür.” İnsan dürtüleriyle hareket ettiğinde, zihinsel ve ahlaki denetim geri çekilir. Çalışma, mücadele ya da rekabet anlarında bu körlük daha da belirginleşir; amaç, yöntemi meşrulaştırır.
İnsan zihni kendini anlam, değer ve amaçla dolduramadığında, adeta Pandora’nın Kutusu açılır. Bastırılan korkular, hırslar ve öfke yüzeye çıkar. Bu noktada kötülük, dışsal bir sapma olmaktan çıkar; insanın içsel boşluğunun doğal bir sonucu hâline gelir. İnsanlığın vebası da tam olarak burada başlar: Anlamdan yoksun bir güç, kontrolsüz bir potansiyele dönüşür.
Mesleki deneyimlerin gösterdiği gerçek şudur: İnsan davranışı, tek bir teoriyle açıklanamaz. Doğuştan gelen donanımlar, yaşam bağlamları ve kapital dünyanın dayattığı eksiklik hissi; insanı sürekli bir telafi döngüsüne sokar. Vicdan, bu döngüyü ancak uygun bağlamlarda durdurabilir. Aksi hâlde insiyak körleşir, zihinsel boşluk derinleşir ve Pandora’nın Kutusu açılır.
İnsanı anlamak, onu ideal formlara hapsetmekten değil; bu karanlık ve çelişkili alanlarla yüzleşmekten geçer.